Bir bayramdı, on gündü…

Günler gecelere karıştı, mevsim yazdan güze döndü ve nice nöbetler yeni ekibe devredildi. Sonunda bir bayram daha geldi çattı. Bayramlar, eski geleneklere nazaran, günümüzde genel itibari ile tüm vatandaşlar için uzun soluklu tatil demek olsa da, biz acil servis çalışanları için uzun ve bir o kadar da meşakkatli çalışma anlamına geliyor artık.

Televizyonlarda, tüm sosyal medya mecralarında o son dakika gelişmesi ile başladı her şey. Evet, bu olasılık hep vardı, bundan önceki bayramlarda da benzerleri olmuştu hep. Ama işte, insan ümit ediyordu, ümit etmezse olmazdı çünkü, beşerin tabiatına aykırıydı.

Dr.Ömer Jensi, jeopolitik önemi bir hayli yüksek olan bir ülkenin sıradan bir vatandaşıydı. Dahası, Ömer bir acil tıp hekimiydi. “Kurban Bayramı geliyor” diye hayıflandı, akşam yemeğini hızla aspire ederken, saatine baktı, saat sabahın 02:30’unu gösteriyordu. “Kurban Bayramı geliyor” diye tekrar geçirdi içinden, bayram demek uzun tatil demekti çünkü. Tatil ise, acil çalışanları için çok uzak ve anlam olarak çok farklı bir kavramdı. Bayramlarda tatiller birleştirilir, tüm kamu daireleri kapanır, sadece acil servisler 7/24 açık kalırdı. Kimi zaman bir hafta olurdu bu tatiller, kimi zaman ise on güne dek uzadığı olurdu. Zaten, normal zamanda randevu ile çalışan poliklinik hizmetlerine gitmekten imtina eden yüzbinlerce vatandaş, bu uzun tatil dönemlerinde bir kez daha çalardı acil servislerin kapısını. Zaten acilin kapısı hep açıktı ya, neyse. Geçenlerde kirasını göndermesi gerekmişti banka üzerinden, ama işte, bayram tatili giriverince araya, eft denen gönderim işlemini yapamamıştı da, epeyce bir laf işitmişti ev sahibinden. Bir seferde de, nöbetlerini zorcana ayarlayarak ifadesini vermeye gidecekti bir beyaz kod davası için adliyeye, o da tatil birleştirilince araya kaynayıvermişti. Sonradan da demişlerdi, bir dahakine zorla götürülme kararı çıkar hocam, ona göre, mutlaka gelmelisiniz. E ben gelecektim, siz yoktunuz! Birden, hemşire hanımın sesiyle irkildi: “Doktor Bey, 112 geldi”.

Sabah ezanı okunuyordu, demek ki nöbetin bitimine az bir süre kalmıştı. Bu nöbette neredeyse hiç su içmediğini farketti, suyuna uzandı, bitmişti. Bir dahakine artık dedi, o sırada yeni gelen hastanın sedyesine yöneldi. Bacağında kızarıklıklar vardı teyzenin, bir ayı geçkindir varmış, birçok polikliniğe gitmiş birçok hastanede, birçok şehirde. Yakınına misafirliğe gelmiş, bir de size gösterelim demişler.

“Merhaba, günaydın” dediler, “Günaydın” dedi Ömer. Yeni ekip gelmişti. Bir nöbet daha bitmişti. Beş hastası vardı, onları devretti, iyi nöbetler diledi mesai arkadaşlarına, çok yorgundu. Eve gitmeye üşendi, doktor odasındaki kanepeye uzandı, gözleri kapanıverdi.

Mavi kod geliyor, sesi ile uyandı. İçi geçmişti. Nöbeti bitmişti evet, bugün mesaisi yoktu, nöbet ertesiydi. Ama mavi kod da geliyordu, arkadaşlarının yardıma ihtiyacı olabilirdi. Hala su içmedim diye düşündü, e kahvaltı zaten etmemişti, birkaç yudum su içti, eldivenlerini giydi, o sırada mavi kod vakası da içeriye girmişti zaten.

Vaka dönmüştü çok şükür, üzerine televizyon düşen beş yaşlarında bir kız çocuğuydu. Durumu sıkıntılıydı, epeyce bir yorulmuşlardı ama dönmüştü çok şükür ufaklık. Kafatası kırığı ve beyin kanaması olan hastalarını yaşama döndürebilmeyi ve ameliyathaneye yetiştirebilmeyi başarmışlardı. Her zaman olmuyordu bu, gerçi daima ellerinden gelenin en fazlasını yapıyorlardı ama her zaman olmuyordu bu. Takdir-i ilahi işte, vakit doldu mu, onlar sadece çabalayabiliyorlardı. Ama vatandaş öyle demiyordu, yaşarsa Allah’tan, ölürse doktordandı. Vaka kaybedildiğinde, mutlaka doktorlar bakmamış olurdu, doktorlar birşeyleri eksik veya hatalı yapmış olurlardı. O televizyonu oraya sabitlemeden koyanlar, o çocuğu evde o odada yalnız bırakanlar hep unutulup giderdi, akıllarda hep sağlık çalışanları kalırdı. Olsundu, hasta döndü ya dedi, gerisi önemli değil.

Bir çay içip bir açma yemeye karar verdi, kantine geçti. Tam bir lokma almıştı ki haberlerde “Son Dakika!” anonsu geçiyordu. İstemsiz ekrana çevirdi yüzünü, “Bayram tatili uzadı, vatandaşa sevindirici haber” diyordu spiker. Dediklerine göre bayram tatili uzatılmış, aradaki günler idari izin ilan edilmişti. Böylelikle vatandaşlar memleketlerine gidebilecek, sevdikleri ile hasret giderebileceklerdi. Ayrıca, yerli turistler sayesinde turizmciler de kendi bayramlarını yapabileceklerdi. “Ya bizler?” diye hayıflandı. Koskoca on gün, on gün! dedi. On gün boyunca sağlık namına sadece acil sevisler açık olacaktı. Poliklinikler, aile sağlığı merkezleri, verem savaş dispanserleri çalışmayacaktı. Normal zamanda hastanedeki ultrason hizmeti hafta içi mesai saatine kadar vardı, şimdiyse on gün boyunca olmayacaktı. Tatilde yakınlarının yanına gelenler, “Hocam bir bakılsın istedik” diyecekler, yakınına bakma sırası bayramda kendisine gelenler ise “Hocam bu hastaya biz bakamıyoruz, bu hastanın yatması gerek” diyeceklerdi. Üstelik, bu bayram kurban bayramıydı. Kendi işini kendisi görmek isteyen vatandaşlar, kurbanlarını kendileri kesmeye çalışırken yine kendilerini yaralayacak, bu durum ise haberlerde yine o klasik “Acemi kasaplar acil servislerde” diye on beş saniyelik görüntülerle geçiştirilecekti. Ama işin aslı öyle olmayacaktı elbette, acile gelen vatandaş, beni plastik cerrah görsün, o diksin diyecekti. Bilmeyecekti ki kim bulmuş plastik cerrahiyi nöbette, bayram nöbetinde, hem de her vakaya? Ömer dikse hemen bitiverecek, hastanın işi görülecek, Ömer de bir sonraki hastasına geçebilecekti. Ama işte, bizi plastik cerrahi görsündü. Gardı düşüp plastik cerrahi icapçısını aradığında da, “Sevk et hocam o hastayı” denecek, yine hastayla bir başına kalacaktı.

Bayram demek tatil demekti tüm yurtta. Gezmek, tozmak, bir sürü selfi paylaşmak, instagramda bir çok beğeni almaktı. Ama ya acil servisler için? Trafik kazaları, hayvan tepmeleri, üzerine hayvan düşmeleri, el-ayak kesileri, gittikçe uzayan yeşil alan kuyrukları, sıradaki kavgalar, yatış yapılması için -kimi zaman sonu kavgaya varabilen- ısrar edilen evde bakım hastaları, gerçekte hiç acil olmayan kronik sorunlar ve şikayetler, aile hekimlikleri ve poliklinikler kapalı olduğundan ilaçlarını yazdıramayan ve alamayan vatandaşlar… Handiyse gözleri dolacaktı Ömer’in.

Yapacak bir şey yok dedi içinden. Demirden korksaydık trene binmezdik. Bunları bilerek yazdık acili, ama keşke başkaları da bunları bilseydi ya, ne çıkardı?

Bunları düşünürken çoktan yola düşmüştü bile, ne zaman eve gelmişti farketmemişti. Evine girdi, nöbet kıyafetlerini çıkarmadan uzandı yatağına, kapadı gözlerini.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s